Bodrum Turgutreis'de Muğla Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi'ne (MUSKİ) ait olan kanalizasyon terfi merkezinde temizlik çalışması sırasında metan gazından zehirlenen Mehmet Nuri Baştuğ yaşamını yitirmiş, iki işçi ise yaralanmıştır.
Yaşanan bu kaza, sorumlu konumda bulunan yöneticilerin işçileri gerekli iş güvenliği önlemlerini almadan çalışmaya zorlamaları sonucunda gerçekleşmiştir ve açık bir iş cinayetidir. 2013 yılında Güllük'te meydana gelen benzer bir iş cinayetinde 7 işçi yaşamını yitirmiş olmasına karşın hiçbir yöneticinin hesap vermemesi ve yaşananlardan hiçbir ders çıkartılmamış olması dün aynı şekilde yeni bir cinayete yol açmıştır.
Muğla Su İnisiyatifi olarak Mehmet Nuri Baştuğ'un yakınlarına başsağlığı, yaralanan işçi kardeşlerimize acil şifa diliyoruz. Artık bu cinayetin bir son olması için gerek yüklenici firma gerekse MUSKİ yöneticilerini kapsayan idari ve hukuki soruşturmanın titizlikle yürütülmesini, tüm sorumlular hakkında gerekenin yapılmasını ve gerekli dersler çıkartılarak bundan böyle iş güvenliğinin eksiksiz sağlandığı çalışma koşullarının oluşturulmasını talep ediyoruz. Bu davanın takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.
Yaşam hakkı olan suyun adil olmayan paylaşımı nedeni ile Muğlalılar olarak her geçen yıl susuzluk sorununu daha derin hissediyoruz. Muğla Su İnisiyatifi olarak bugün Karacahisar'ın Suçıkan mevkiinde düzenlediğimiz bu etkinlikle yaşanan adaletsizliğe bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz.
Muğla bölgesinde yaşanan susuzluk sorununun temel nedeni, doğayı ve yaşamlarımızı sömürerek on yıllardır yargının verdiği kapatma kararına rağmen çalıştırılmaya devam eden termik santrallerdir. Kemerköy, Yeniköy ve Yatağan termik santralleri, 1996 yılında Aydın İdare Mahkemesinin verdiği kapatma kararına rağmen faaliyetlerine devam ediyorlar. Herkesin bildiği gibi bu karar 2005 yılında AIHM tarafından da onaylanmıştır. Ne ulusal ne de uluslararası hukuku tanıyarak sürdürülen bu yasadışı faaliyetin bedelini bölge halkı olarak hep birlikte ormanlarımızın, tarım alanlarımızın, su kaynaklarımızın, köylerimizin yok edilmesi ve kirletilmesiyle, yaşam kaynağımız toprak, hava ve suyun zehirlenmesi sonucu yakalandığımız ölümcül hastalıklarla başetmek zorunda kalarak bizler ödüyoruz. Diğer yandan iklim krizini her yıl daha şiddetli olarak hissederken, iklim krizinin baş sorumlusu kömürlü termik santrallerin çalışmasına izin veren enerji politikalarına yaşadığımız tüm bu vahşete kayıtsız kalınarak devam ediliyor.
Karacahisar'ın Suçıkan Mevkii, bölgenin önemli yeraltı su kaynaklarının bulunduğu bir nokta. Adından da anlaşıldığı üzere, bir zamanlar zengin su kaynakları olan bir bölge idi. Suçıkan'ın güçlü kaynaklarından çıkan sular Karacahisar ve Gökçeler köyü arasındaki vadiden akarak, Hamzabey Deresini de besliyor, Milas’ın dokuz köyüne içme suyu sağlıyordu. YK Enerji'nin kömür sahalarına suyun girişini engellemek için su havzasında sondajlar yapması sonucu yüzeye yakın sular yerin derinliklerine gönderildi. Eskiden köylülerin içinde yüzebildiği, şırıl şırıl akan dereler artık kurudu. Bölgede zeytincilik, tarım artık yapılamaz hale geldi, dere yataklarında yaşam neredeyse yok oldu.
Karacahisar'ın yaşam kaynakları bir yandan Yeniköy Termik Santrali için kurutulurken, diğer yanda bölgenin kalan su kaynakları Geyik Barajında toplanarak bu santrale soğutma suyu olarak veriliyor. Geyik Barajındaki su Bodrum halkına verilmek yerine büyük bölümü şirkete tahsis edildiği için susuzluk yaşayan Bodrum'a çare olarak yine Karacahisar'ın kaynaklarına daha fazla yükleniliyor, Bodrum'a su taşımak için sondajlar yapılıyor. Akıl almaz bir kısırdöngü içinde, yeni su kaynakları oluşturmak için ekosistemleri daha da bozacak yeni projeler gündeme getiriliyor, krizden yeni rantlar oluşturmanın derdine düşülüyor. Bu projeler kamu yararına değil, yalnızca suyun daha fazla ticarileştirilmesinin aracıdır. Yaşadığımız iklim krizinin doğayı, yaşam kaynaklarını sömürerek, metalaştırarak yol açılan ekolojik yıkımın bir sonucu olduğunu biliyoruz. Yaşamlarımızı ancak bu sermaye kuşatmasından kurtararak özgürleştirebileceğimizin de bilincindeyiz.
Muğla Su İnisiyatifi olarak tüm yetkililere bu kez Suçıkan'dan sesleniyoruz: Bölgemizde yaşanan susuzluğun temelinde yargının verdiği kapatma kararına rağmen faaliyetlerini sürdüren termik santrallerin doğanın ve insanın yaşam hakkı olan suyu bacalarını soğutmak için kullanması, su kaynaklarını kömür çıkarmak için yok etmesi ve kirletmesi yatmaktadır. Bölgede susuzluk sorununu sözde 'çözmek' için havzalar arasında su transferi, desalinasyon, daha fazla yeraltı kuyusu açmak gibi aslında ekolojik krizi daha da derinleştiren girişimlerden vazgeçin. Kamu yararına olacak çözümün yolu, bölge halkının çığlığına kulak vermekten, doğanın korunmasından, adaletin sağlanmasından, hukukun işletilmesinden geçmektedir. Yargı kararını uygulayın, termik santralleri ve onlara kömür sağlayan maden ocaklarını kapatın. Bölge halkı susuzluk çekerken termik santrallere yapılan yönetmeliğe aykırı su tahsislerini iptal edin. Santrallerin işletmecilerine bizlerin vergileri ile sağladığınız teşviklere son verin. Yaşam alanlarımızı yok eden şirket sahiplerine transfer ettiğiniz kaynaklarımızla termik santrallerde, maden ocaklarında çalışan emekçilere insanca ve doğayla barışık iş imkanları oluşturun.
Muğla Su İnisiyatifi
Suçıkan'da yapılan basın açıklaması ve forumun tamamına Gündem Fethiye'nin haberinden erişebilirsiniz.
Bugün Köyceğizliler ve Muğlalılar olarak burada Muğla Valiliği'nin hukuku hiçe sayarak Köyceğiz'in yeraltı sularını metalaştırma girişimini protesto etmek üzere biraraya geldik. Muğla Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB) Yayla Mahallesinde Yeraltı Sularının İçme Suyu Olarak Satışına Yönelik 3 Yıl Süre ile Kiraya Verilmesi için ihale açtığını ilan etti. İhale 30 Mayıs 2024 tarihinde, yani yarın yapılacak.
Aynı ihale, yerel seçim öncesinde de gündeme getirilmiş ve Muğla Su İnisiyatifi olarak yaptığımız basın açıklaması sonrasında iptal edilmişti. Basın açıklamamızda yeraltı sularını özelleştirme girişiminin YİKOB'un görevi ve yetkisi olmadığını, yasaya aykırı olduğunu belirtmiş ve iptalini talep etmiştik. İhalenin bugün yeniden gündeme getirilmesinden aslında iptal edilmediğini, sadece ortak yaşam kaynaklarının özelleştirme girişimine karşı halkın tepkisinin seçim sürecinde iktidar partisine yaramayacağı endişesie ile seçim sonrasına ertelendiği anlıyoruz.
Bir kez daha Muğla Valiliğini uyarmak ve kamuoyunun dikkatine sunmak istiyoruz: Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığının görev ve yetkileri arasında yeraltı sularının kiraya verilmesi yer almamaktadır. YİKOB'un görevi ve yetkisi olmadan su varlıklarının özelleştirilmesi için ihale açması yönetmeliğe aykırı ve suç niteliğindedir.
Muğla Su İnisiyatifi olarak yaşam hakkı olan suyun ticarileştirilemeyeceğini, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, Anayasaya ve yasalara aykırı bu ihalenin yapılamayacağını söylüyoruz ve Muğla Valiliğini suç niteliğindeki bu ihaledeki ısrarından vazgeçmeye davet ediyoruz. Suyun her türlü özelleştirme girişimine karşı yasal ve meşru haklarımızı kullanarak sonuna kadar mücadele edeceğimizi kamuoyuna duyururuz.
Bu vesile ile bölgemizin sularının özelleştirilmesii için başka bir girişime daha dikkat çekmek istiyoruz. Yarın Akköprü Barajının özelleştirilmesi için açılan ihalede teklif toplamak için son gün. Bölgemizde çiftçilikle geçinen halkın yararı için, tarım alanlarının sulanması amacı ile yapılan Akköprü Barajı, sulama sistemi tamamlanmadan satışa çıkarılmıştır. Baraj özelleştirildiğinde bölge halkına sulama suyu parayla mı satılacaktır? Yoksa tarımsal sulamadan vaz geçilip baraj suyunun başka amaçlarla kullanılmak üzere mi satılması mı planlanmaktadır? Muğla Su İnisiyatifi olarak kamu yararı olmayan bu ihalenin de iptal edilmesini, sulama sisteminin yapımının biran önce bitirilerek barajın yapılış amacına uygun olarak tarımsal alanların sulanmasında kullanılmasına geçilmesini talep ediyoruz.
Muğla Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB) 30.05.2024 tarihinde Köyceğiz İlçesi Yayla Mahallesinde Yeraltı Sularının İçme Suyu Olarak Satışına Yönelik 3 Yıl Süre ile Kiraya Verilmesi için bir kez daha ihale açtığını ilan etti.
Aynı ihale, yerel seçim öncesinde de gündeme getirilmiş ve Muğla Su İnisiyatifi olarak yaptığımız basın açıklaması sonrasında iptal edilmişti. Basın açıklamamızda yeraltı sularını özelleştirme girişiminin YİKOB'un görevi ve yetkisi olmadığını, yasaya aykırı olduğunu belirtmiş ve iptalini talep etmiştik. İhalenin bugün yeniden gündeme getirilmesinden aslında iptal edilmediğini, sadece ortak yaşam kaynaklarının özelleştirme girişimine karşı halkın tepkisinin seçim sürecinde iktidar partisine yaramayacağı endişesi ile seçim sonrasına ertelendiğini anlıyoruz.
Bir kez daha Muğla Valiliğini uyarmak ve kamuoyunun dikkatine sunmak istiyoruz: Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığının görev ve yetkileri, çalışma usul ve esaslarını belirleyen yönetmeliğinin 5. Maddesinde tanımlanmıştır. Bu görev ve yetkiler arasında yeraltı sularının kiraya verilmesi yetkisi yer almamaktadır. Muğla YİKOB'un görevi ve yetkisi olmadan su varlıklarının özelleştirilmesi için ihale açması yönetmeliğe aykırı ve suç niteliğindedir.
Muğla Su İnisiyatifi olarak yaşam hakkı olan suyun ticarileştirilemeyeceğini, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, Anayasaya ve yasalara aykırı bu ihalenin yapılamayacağını söylüyoruz ve Muğla Valiliği'ni suç niteliğindeki bu ihaledeki ısrarından vaz geçmeye davet ediyoruz. Suyun her türlü özelleştirme girişimine karşı yasal ve meşru haklarımızı kullanarak sonuna kadar mücadele edeceğimizi kamuoyuna duyururuz.
Tüm dünyada iklim değişikliğinin etkisiyle hava sıcaklıkları artmakta ve kuraklık önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Muğla ilinde de özellikle Bodrum ilçemizde yaz aylarında susuzluk büyük boyutlara ulaşmaya başlamıştır. Son zamanlarda susuzluğa çözüm olarak deniz suyundan desalinasyon ile içme suyu elde edilmesine yönelik planlamalar yapıldığı açıklanmaktadır. Muğla Su İnisiyatifi olarak bu yaklaşımı doğru bulmuyor, ekolojik dengeyi bozan faaliyetler sonucu yaşadığımız bu sorunu yine ekolojik dengeyi bozacak, deniz kirliliğine, deniz canlılarının yok olmasına yol açacak bir yöntemle çözmeye çalışmanın daha fazla sorunlara yol açacağını düşünüyoruz.
Desalinasyon yöntemi dünyada özellikle Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve İsrail gibi suya erişim sorunu yaşayan, ekonomik düzeyi yüksek ülkelerde kullanılmaktadır. Ancak hem çok pahalı, hem çok enerji ihtiyacı doğuran, hem de deniz ekosistemine zararlı bir yöntemdir. Tuzdan arındırma çok fazla enerji gerektirir. Desalinasyon yönteminde; reverse ozmos (ters tuz basıncı) uygulanarak membran sistemi ile tuzlu suyun içindeki tuz alınmaktadır. Sistem maliyeti enerji maliyetine, membran teknolojisine bağlı kalmaya devam ettiği sürece, bu teknolojiler kendilerine en çok ihtiyaç duyan gelişmekte olan ülkeler için uygun yöntemler olamaz. Sonuç olarak halkın içme suyuna erişimi de daha pahalı olacaktır.
Tuzdan arındırmanın enerji yoğunluğu yanında geride bıraktığı tuz yoğun akışkan da ayrı bir sorundur. Bu teknikle arındırılan su alınan suyun en fazla %60 ı kadardır, Denizden büyük miktarlarda su alarak ters ozmos ve ultra filtrasyon yöntemleri ile birlikte tuzsuzlaştırma işlemi hem denizden su alırken, hem de denize tuzla yoğunlaşmış konsantre akışkanı deşarj ederken deniz ekosistemindeki varlıklar için geri dönüşsüz zararlar verecektir. Deşarj edilecek olan tuz yoğun akışkan toksik etkisini hızla göstererek deniz yaşamında biyo-çeşitliliği olumsuz etkileyecek, balık popülasyonu hızla azalacak, deniz giderek kirlenecek, çölleşecek, çeşitli canlı türlerinin yaşaması daha da imkansızlaşacaktır. Sonuçları itibarı ile desalinasyon tesisleri, 1976 Barselona Sözleşmesi gibi Akdeniz’in korunması amaçlı birçok uluslararası sözleşmeye de aykırıdır. Desalinasyon projelerini iptal eden mahkeme kararları ve bilirkişi raporları da bu yöndedir. En son Datça ve Bozburun’da yapılması planlanan desalinasyon tesislerinin ÇED gerekli değildir kararı da bilirkişi raporlarına dayanılarak iptal edilmiştir.
Yine son zamanlarda suyu daha az tuzlu olduğu için desalinasyonun daha az maliyetli olacağı söylenerek gündeme getirilen Ekinanbarı suyu için de aynı endişeleri taşıdığımızı bildirmek isteriz. Bu projenin Geyik Barajı’nın kamulaştırılmasından 4 kat daha fazla maliyetli olacağı MUSKİ tarafından da açıklanmıştır.
Su sıkıntısı yaşanan yerlerde, bu teknolojiyi uygulamayı düşünmeden önce atılması gereken birçok adım vardır: Öncelikle yaşam için vazgeçilmez olan suyun kirletilmesinin ve gereksiz sarfiyatının önüne geçilmesi şarttır. Denize atılan atık suyun yeniden kazanılması, suyun doğru ve ihtiyatlı kullanımı, su tüketimini teşvik eden yapılaşma faaliyetlerinin sonlandırılması, tarımda aşırı su kullanımının önlenmesi, şebekedeki kayıp ve kaçakların azaltılması, yağmur hasadı işlemlerinin planlı ve etkin uygulanması, bölgede her gün neredeyse bir milyon insanın ihtiyacı kadar su kullanan –Muğla’nın nüfusu bir milyon civarındadır- ancak enerji üretimine katkısı sadece %2 olan, ömrünü çoktan doldurmuş 40 yıllık termik santrallerin kapatılması gibi önlemlerin öncelikle hayata geçirilmesi gereklidir. Oysa ki Muğla’da tam tersi uygulamalar yapılmaktadır. Dalaman’daki Hilton Otel’in Golf Tesisi Projesi bunllardan biridir. Yüzlerce ağacın kesileceği proje sonucunda oluşan çim sahanın sulanması için de milyonlarca metreküp su kullanılması gerekecektir. Bir başka örnek ise, nüfus yoğunluğu nedeniyle büyük sorunlar yaşayan Bodrum ‘da hala yüksek kapasiteli yeni otel projelerinin hayata geçirilmeye çalışılmasıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bodrum’un en bakir yerlerinden ve çoğu orman olan Kızılağaç’ta 3.575 yatak kapasiteli 7 otel için yatırımcılara arazi tahsis edileceğini ilan etmiştir. Bırakın orman alanlarının katledilecek olmasını, bu otellere nereden su sağlamayı düşünüyorlar? Yoksa termik santraller gibi oteller de mi su arzında halktan öncelikli olacak! Suya erişimin bu kadar zorlaştığı koşullarda bu uygulamaların hangi akla hizmet ettiğini anlamakta zorluk çekiyoruz.
Sonuç olarak, denizden su elde etmeyi planlamadan önce bölgede hali hazırda suya ihtiyaç duyulan tüm süreçlerin tartışılması, suyun yaşam için vazgeçilmez olduğunun kabul edilmesi, bölgemizde su gereksiniminin doğru hesaplanması ve gerekli önlemlerin alınması öncelikli olmalıdır.
Demokratik kitle örgütleri; emek, ekoloji, meslek örgütleri ve yöre halkı ile birlikte, suyun ve ekosistemlerin korunması esas alınarak su sorununun çözümü tartışılmalı, çözümler aranmalı ve su sorununun çözüm yolları doğru saptanmalıdır.
Su varlıkları ve deniz ekosistemi ise mutlaka korunmalıdır.
Yerel seçim sonrasında Van halkının çok büyük desteği ile seçilen Belediye Başkanı Sayın Abdullah Zeydan'ın yetkisinin Adalet Bakanlığı'nın itirazı ile elinden alınması seçilme ve seçme hakkının gsap edilmesi, halkın iradesinin tanınmamasıdır. Demokrasinin gereği olarak yapılan yerel seçimin sonucunun yok sayılması, kayyım atamaları ile bir çok kez örneğini yaşadığımız despotik devlet yönetimi anlayışının devamıdır.
Yerel demokrasi mücadelesi yaşam alanlarını koruma mücadelesinden ayrı düşünülemez. Muğla Su İnisiyatifi olarak söz konusu irade gaspını aynı zamanda Van halkının yaşam alanlarına yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz ve şiddetle protesto ediyoruz. YSK'yı Sayın Abdullah Zeydan'ın halktan aldığı yetkisini derhal iade etmeye ve Van halkının iradesine saygı göstermeye davet ediyoruz.
Geçen hafta yaşanan İliç Altın Madeni faciası sonrasında Muğla Su İnisiyatifi'nin çağrısı üzerine bugün Muğla'nın farklı ilçelerinden gelen yurttaşlar Muğla'ya Adliyesi'nde buluşarak felaketin sorumluları hakkında birlikte suç duyurusunda bulundular.
Muğla Adliyesi önünde yapılan basın açıklaması Muğla Su İnisiyatifi Eş Sözcüsü Serdar Denktaş tarafından okundu. Bu felakete yol verenlerin ağır bir insanlık ve ekokırım suçu işlediği ifade edilerek ülke genelinde yurttaşların buna sessiz kalmamaları ve bulundukları bölgelerdeki savcılıklara suç duyurusunda bulunmaları çağrısı yapıldı. Açıklamanın okunmasının ardından yurttaşlar savcılığa suç duyurusu dilekçelerini verdiler.
Basın açıklamasının metni aşağıdadır:
İliç Katliamının Sorumlularından Hesap Soruyoruz!
Erzincan, İliç, Çöpler altın madeninde yaşanan facia ile hem bir iş cinayeti hem de ekokırım suçu işlenmiştir. Sorumluları hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz.
Başta İliç köylüleri olmak üzere çevre örgütlerinin, bilim insanlarının ve hukukçuların tüm girişim, uyarı ve raporlarına rağmen aşırı para kazanma hırsı ile bu suçlar işlenmiştir. Doğanın ve insanların yaşamını yok etmeyi göze alanlar, resmi rakamlara göre dokuz, ama gerçek sayılarını bilemediğimiz sayıda insanın atık yığınları altında kalmasına sebep olmuştur.
Yaşanan vahim olayın yok ettiği yaşamların yanında, Fırat’a ve yeraltı sularına, ekolojik varlıklara verdiği zarar da ortadadır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın felaket yaşandıktan sonra aldığı lisans ve çevre izni iptali kararı da işlenen suçun artık üstünün örtülemediğini ve sorumlu kurumun da kendisi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak yapılan tüm uyarıları dikkate almayıp faaliyete izin vererek insanların ve doğanın katledilmesinden sonra verilen bu karar işlenen suçun üstünü örtemez, hafifletemez.
İliç'te yaşan bu felaketin önde gelen sorumluları, doğayı rant alanı olarak gören anlayışla hareket eden ve gözü kapalı 'ÇED Gerekli Değil' kararları veren devlet görevlileridir. Bu kez insan yaşamına da mal olan bu çok büyük doğa katliamının benzerleri ülke genelinde birçok yerde yaşanmaktadır. En yakın örnekler yüzölçümünün yüzde 65'i için maden ruhsatı verilen kendi bölgemiz Muğla'da yaşanmaktadır. Ormanları, kıyıları, sulak alanları, zeytinlikleri, tarım alanlarını, köylülerin yaşam alanlarını yok etmesi pahasına verilen maden, enerji, beton, turizm işletme ruhsatları ile her yanımız adeta yangın yerine dönüştürümektedir. Akbelen'e, Milas'a, Deştin'e, Gökova'ya, Ula'ya, Marmaris'e, Datça'ya, Bodrum'a, Fethiye'ye, Köyceğiz'e, Dalaman'a, Ortaca'ya, Yatağan'a baktığımızda her yerde aynı talancı, ekokırım suç makinesinin işlediğini görmekteyiz.
İliç katliamının sorumluları derhal görevden el çektirilmeli ve soruşturmalar hızla yürütülerek sorumlular cezalandırılmalıdır. Anagold'un çevre izninin ve lisansının iptali yeterli değildir, MAPEG tarafından ruhsatının da iptal edilmesi gerekir. Suçluluk bilinci ile TBMM'den geri çekilen, bu felaketlerin katlanarak artmasına yol açacak olan Maden Kanunu değişikliği tasarısı tamamen iptal edilmelidir. Doğayı ve emeği sömürerek ekolojik ve insani yıkım getiren kalkınma politikaları derhal terk edilmeli; tüm madencilik, enerji, orman, sanayi, ulaşım ve turizm sektörleri doğayla uyumlu hale getirilmelidir.